“Anne? Anne!!!”

 

Özden’in bu bir anda değişen sesi yüzünden Refik arabayı durduruyor hemen, kenara çekiyor, Özden’in yüzünü izlerken neler yapabileceğini geçiriyor aklından. Telefonun diğer ucundaki seslerden bir şey anlamasa da merak dolu gözlerini çekmiyor kızın yüzünden.

 

“Anne!”

“Özden, sen misin?”

“Anne benim, neler oluyor orada?”

“Özden, çok şükür!”

 

Sesi biraz daha sakinleşmişti, Özden bunu anlayınca Refik’e gözleriyle devam edelim dedi, araba yolda ilerlerken telefonla konuşmaya devam etti.

 

“Anne, Allah aşkına ne oldu?”

“Bilmiyorum senin için endişelendim…”

 

Kafasını iki yana salladı genç kız, tatmin olmadığı belliydi;

 

“Anne, sen bir endişe için ağlayarak beni aramazsın…”

 

“Kızım, bak ama ne olur üzülme, bir anlık bir şeydi”

 

Sabırsızlandı Özden;

 

“Annem, hadi ama…”

“Akşam, evdeydim, telefon çaldı, sen sandım, evden aramazdın ama….”

“Evet?”

“Adımla seslendi bana, halimi hatrımı sordu, genç bir sesti, seni sordu sonra,arkadaşlarından biri sandım”

“Sesi tanıyor muydun anne?”

“Yok, genç bir erkek sesiydi”

“Başka ne dedi anne?”

“Babasını özlüyordur Özden dedi”

“Ne dedi?”

“Babasını özlüyordur, ama korkmasın yakında kavuşacak dedi” artık ağlamasa da sesi titriyordu.

 

“Annem, sakin ol, yarın git, saati hatırla, bir dilekçeyle savcılığa başvur… Hiçbir sorun yok, inan bana, her şey yolunda anne… Sevimsiz bir olay, huzurunu kaçırmak istemişler…”

 

“Kızım, ne olur, kendine dikkat et, ne olur…”

“Anne, merak etme… İyiyim ben… Sakın bu kadar üzülme… Sapasağlamım”

 

Beni görmedikçe emin olmayacak, bana dokunmadıkça içi rahat etmeyecek, beni gözleriyle görmedikçe kabusları dinmeyecek… Biliyor, ama elinden gelen bu…

 

“Anne, topla kendini, yine konuşuruz, Sema Teyze’nin yanına çık olmazsa, kalma yalnız, herşey yolunda…”

“Kızım…”

“Hişşş. İyiyim…”

“Tamam canım. Özür dilerim.”

“Anne? Ne özrü, hadi ama…”

 

Telefonu kapatınca derin nefes aldı Özden, gücünün tamamını telefonda sakin kalmak için harcamıştı, artık omuzlarını dik tutabilecek kadar nefesi yoktu sanki. Refik’in bir açıklama beklediğini ama ona zaman tanıdığını biliyordu, buna ihtiyacı vardı… Hem de çok…

 

Yolculuk bu sessizlikle devam etti.

 

Evin önüne geldiklerinde Özden Refik’e döndü;

 

“ Vaktin var mı?”

 

Derin bir nefes aldı genç adam;

 

“Hiç sormayacaksın sanmıştım” dedi.

 

Gülümsedi genç kız, gülünü bırakmadı elinden ve eve yürüdü. Refik birkaç dakika sonra geldiğinde onu karşıladı,

 

“Sen otur, ben üzerimi değiştireyim” dedi üstüne bakıp yüzünü buruşturarak;

 

“Bence böyle gayet iyiydin ama”

 

“Yapma!”

 

Onu rahatlatmaya çalıştığının farkındaydı… Alelacele giyinip içeri geçtiğinde Refik’in orada olmadığını gördü, mutfağa geçmişti;ceketini sandalyeye atmış, gömleğinin kollarını kıvırmıştı. Kravatı da ceketinin üzerindeydi…

 

Onun geldiğini görünce arkasını döndü,

 

“Çay?” dedi gözleriyle demliği işaret ederken,

 

“Teşekkür ederim” deyip başıyla onayladı Özden. Çayın suyu kaynayıp demlenene dek sessizce karşısındaki sandalyede oturdu Refik, içeriye geçip ilk yudumlarını alana dek konuşmadılar.

 

“Harika” dedi genç kız, bardağa bakarak;

 

“Teşekkür ederim”

 

“Bunu nasıl yapıyorsun? Bende aynı çayı demliyorum ama”

 

“Çayı yıkıyorum Özden, ve su kaynadığında ateşten alıyorum suyu, çayı yakmasına izin vermiyorum, biraz sakinleşince döküyorum demliğe”

 

Başını salladı çaya bakarak;

 

“Şimdi, Tibet’teki rahiplerin çay demleme usullerinden mi devam edelim; yoksa telefondan bahsetmek için hazır mısın?”

 

Sakin bir geçiş sorusuydu, Ona kaçma izni veren, her zaman ki gibi;

 

“Refik, asker olmasaydın psikolog olabilirdin…”

 

“Aynı şey, bir askerden çok kimin psikolojik tahlillere ihtiyacı var ki?”

 

“Yine haklısın”

 

“O zaman, divana uzanıp çocukluğuna inelim mi? Yoksa böyle iyi misin?”

 

Herşeye rağmen onu rahatlatan, gülümseten, onda en çok sevdiği huyu…

 

“Belki de haklısın, çocukluğuma inmeliyiz”

 

“Benim için sakıncası yok”

 

“O kadar geriye gitmemiz gerekmez belki de.”

 

“Nereden başlamak istiyorsan, vaktimiz çok, çayımız da…”

 

Derin bir nefes aldı Özden, eski bir defterin kapağını kaldırdı, beyninin ve kalbinin en tozlu yerinde sakladığı defterin…

 

“Babamı kaybettiğimde 15 yaşına basmak üzereydim”

 

Başın sağolsun bile demedi Refik, kızın sesindeki gerginliği, titreşimi sezmişti; belki de bir barajın kapağı açılır gibi… Onu durduracak, kısa bir an bile olsa düşüncelerinin akışını bozacak hiçbir şey yapmak istemiyordu.

 

“Babam, bir avukattı Refik, ama hayatımız, diğer insanlardan farklıydı, annem mesela, hep tedirgindi, babam geç saatlere dek çalışırdı, bazen eve geç gelir, erken gelse de dosyalarına gömülürdü…”

 

O zamanları hatırladı Özden, küçük bir kızken babası ona nasıl heybetli görünürdü… Dalgın yüzü, gözlüğünü çıkarıp yüzünü ovaladığı zamanları hatırladı, bir koltukta uyuyana dek onu izler, arada bir başını kaldırıp ona sevgi dolu gözlerle baktığı anları kaçırmamak için koltukta uyuyakalırdı, babası onu yatağına taşısın diye…

 

Büyüyünce bile, bu anları hasretle beklerdi Özden, babasına hiç doyamamıştı… Hayattayken bile…

 

Refik’in ilgiyle dinleyen yüzüne baktı ve bir yudum daha aldı çayından, derin bir nefes aldı ve fısıltı gibi çıktı ismi duduklarının arasından;

 

“Babamın adı Nihat Yılmaztürk’tü”

 

Refik hayal meyal hatırlıyordu, Özden’le tanıştığında hiç dikkat etmemişti soyadına, ama şimdi hatırlıyordu; bazı şeyleri haberlerden, daha gençti o zaman, ama bazılarını da yıllar sonra okuduğu kitaplardan öğrenmişti, öldürülen bir avukat, komplo teorileri içinde bir isim…

 

Özden’in ise zihnine dolan görüntülerde başrolde gazete manşetleri vardı, gözlerinin önünden geçti yavaş yavaş, babasının ölüm haberi, arabanın içinde, cansız yatan bedeni, ölümünü anlatan o berbat sözcükler… Vahşet, infaz, suikast…

 

Tüm bunlar bir girdap gibi dönmeye başladı… Bu hikayenin ürpertisi sardı onu, dizlerini karnına çekti yavaşça… Kendi kendine konuşur gibi devam etti sözlerine genç kız…


 

Etiketler : ürperti,baba,telefon,yüce dağ başında

Telefondaki sese laf yetiştirmekten yorgun düştüğünü hissediyordu.

"Tamam, söz verdim Sevda'cım, geleceğim elbette..."

Bazen telefonu kulağından uzaklaştırmak istiyordu, ardarda ve nefes almaksızın sürdürdüğü konuşmasındaki bazı kelimeleri yakalayamıyordu Özden; Sevda hep böyleydi işte, hep aceleci, hep sabırsız... Ama asla sıkıcı değil...

Doğru, düğün bugün... Sevda'nın dilinden kurtulmak için söz vermişti... Aslında katılmasının tek sebebi bu değil, devleti orada temsil eden hemen herkes düğünde olacak bu gece... Fehmi Albay, Vali, Emniyet Müdürü... Hatta milletvekilleri...

Telefonda bir başka aramanın geldiği sinyalini duyar duymaz konuşmayı kısa kesti ve ekrana bakarken nefesini tuttu, Refik...

Derinden gelen sesinde kaygı yoktu ama gelemeyeceğini haber verirken sıkıntılı gibiydi...

"Gelemeyeceksin yani?"
"Bilmiyorum... Gelmeye çalışacaktım ama..."

Israr etmedi Özden, pişmanlık duydu sonra, Refik'in gelmesini isteyip istemediğini bile bilemiyordu aslında, o günden bu yana hiç görüşmemişlerdi... Görüşememişlerdi de denebilir...

Hafızasındaki "Play" tuşuna basılmış gibi, o güne gidiyor, mutfağa... Ona sarılıp sevdiğini söylediği ana... Kulaklarında atan o güçlü kalbin nasıl hızlandığını, nefesinin kesildiğini hatırlıyor ve yüzünü kaldırıp ona baktığını, sessiz itirafını nasıl kabul ettiğini... Hiç birşey demeden gittiğini...

Beni benden iyi tanıyor, yalnız kalmak istediğimi biliyor, elimin ayağıma dolaşacağını, belki pişman olacağımı biliyor, o yüzden gidiyor...

Hiç kızmadı, belki korktu... Hatta o gittikten sonra oturdu uzun bir süre, boşlukta ve sakince... Derin nefesler aldı dışarıyı seyrederken, hiç uyumadı hatta... Elleri telefona gitti kaç defa, tekrar duymak istedi belki de, ama yapmadı...

Şimdi, o günden sonra ilk kez karşılaşacaklardı... Eğer gelebilseydi...

Telefonu kapattıktan sonra derin bir nefes aldı Özden, ne hissedeceğini bilemediğinden... Yola çıktı, sabırsız bekleyenlerine daha fazla işkence etmeye hakkı olmadığını düşündü, kıyafetlerini orada değiştirecekti...

Şimdi boy aynasının karşısında, pişmanlıkla seyircilerine bakıyordu...

 "Bunu giyebileceğime emin misin ?"

"Elbette... Çok yakıştı... Hem sen demiyor muydun yöresel birşeyler giyeyim diye?"

"Yani, çok... çok..."

"Çok ne?"

"Çok renkli Ülker Abla..."

İçinden bir ses bu kıyafeti çıkartıp atmayı ve takım elbisesini giymesini söylüyordu aslında, hatta Ankara'da yaptığı gibi kot pantolonunu çekip bir düğüne gitmeyi ne çok sevdiğini hatırlıyordu...

Dakikalardır gergin gözlerle aynada kendisini izleyen kızın tek kaşını kaldırarak yaptığı bu yorum üzerine dayanamadı Ülker, kahkahalarını bastırmaya çalışmadı... Yine de yanlış anlaşılmayı önlemek istercesine elini sallıyordu...

"Özden, Allah aşkına, iyi ki gelin sen değilsin!!"

Birazcık abartarak da olsa başını yana eğerek cevap verdi Özden,

"Yani abartılı değil mi?"

Aynada, işlemeli yeşil bir giysinin içinden ona bakan bir kız vardı, önü açık, kolları giderek genişleyen, sırmalarla süslü bu kıyafette bir kız vardı, vardı ama, o kız Özden değildi... Başka biri sanki...

"Özden abla, burada hiç düğün gördün mü?"

"Hayır canım"

"O zaman abartı kelimesinin hafif kaldığını anlayacaksın"

Haklısın canım, burada tüm ezberlerimi bozdum ben... Kızılderililer bir başkasının ayakkabısını hiymekten bahsederler, onu anlayabilmek için... Onların gözünden bakabilmek için bir yöntemdir belki de bu... Kim bilir?

Gittiği bir düğün değil aslında, bir gövde gösterisi... Hassas dengeler üzerinde yürüyenlerin bir gösterisi... Bir gelin ve damadın hayatlarını birleştirmesinin ötesinde anlamlar taşyor bu gece...

Tekrar gözden geçirecek lugatını, defalarca...

Ankara'daki düğünlerle kıyaslamak büyük hata, bu muazzam kalabalığı herhangi bir salona sığdırmak imkansız... Davul sesleri ve ucu görünmeyen bir halay...

 

"Sabahtan beri sürüyor" diye açıkladı kolundaki Ülker Abla, yalnız hissetmesin diye koluna girmişti, bir yandan onlara ayrılan yere doğru yürüyorlar bir yandan da konuşuyorlardı...

Masaları ayrılmış, ayakta duran ve yanyana bekleyen, izleyen, katılan kalabalıktan ayrılmışlar bu şekilde...

Bir hikayeye gülümsemişti mesleğe ilk girdiğinde, onu hatırlıyor şimdi...

"Baba, protokol ne demek?"

"Protokol, hep en önde yerleri ayrılan ve asla gelmeyen bir kalabalıktır evladım..."

Ama şimdi buradalar, kendilerine ayrılan yerdeler... Gelin ve damadın oturduğu bir taht benzeri yüksekliğin hemen yanındalar...

Etrafına bakınca rahatlıyor Özden, kadınların kıyafetleri renk cümbüşü adeta, kendisine benzeyenler var, çok daha süslü olanlar var... Eğilip soruyor yine Ülker Hanım'a;

"Neden benimkine benzeyen bazı kıyafetlerin önü düğmeli"

"Onu evliler giyiyor canım"

"Hımmm"

 

Bir başka dünya, bir başka alem...


Fısıltılar ve onu gösteren parmaklar da var elbette... Dostça bakışlar, keşfetmeye çalışanlar, şaşkınlık içinde izleyenler, gençler, yaşlılar... Kimi zaman buluşuyor ve gülümsüyor bakışlarıyla, güç alıyor ve veriyor o anlarda...  

Yine terliyor elleri, eteklerini tutuyor sıkıca...

Kimi zaman onlara hoş geldin demeye gelen bir büyük, kimi zaman bir başka devlet görevlisi, tokalaşmalar ve davul - zurna sesleri arasında birbirlerine seslerini duyurmaya çalışan insanlara dönüşüyorlar o anda, her gelenin gözleri üzerinde dolaşıyor ve bir iltifat konduruyor genç kıza, kimi zaman kızarıyor elinde olmadan, kimi zaman olgun bir tavırla sohbet ediyor... Yine de bu kalabalık onu rahatsız etmiyor aslında... Ama tanımlayamadığı bir eksiklik, içinde bir yerlerde, her düğünde olduğu gibi...

Düğün, bir gövde gösterisi şimdi burada, devletin bir aşiretin yanında olduğunu göstermek için toplanmış bu gördüğü insanlar...

Düğünün amacı, iki kavgalı aşiret arasında bir sukunetin sağlanması, ve elbirliğiyle sürdürülen çabaların ürünü bu düğün... Gelin ve damadın boylarını aşan bir misyonları var aslında.

 

Oysa bu ülkenin diğer ucunda iki insan yalnızca kendisi için evlenebilir, burada yaşanan sahnelerin hiçbirine tanık olmaksızın...

Ne garip, belki birkaç ay evvel "aşiret" kelimesine sözlüğünde nasıl bir karşılık vardı, şimdi burada, tüm bu anlamlardan fersah fersah uzakta...

"Aşiret"... Kökler... Güç...

Burada en çok yokluğunda kendini hissettiren güven duygusu...

Onları anlamaya çalışmak ne yorucu.

Tüm bunlar aklından geçerken bir noktaya odaklanıyor uzaktan. Kalabalığın içinde kendinden emin adımlarla yürüyen bir yabancıya...

O geceden sonra hiç uyku uyuyamadı Refik, Özden'e dönmeyecek kadar uzaklaştırınca kendini durdurdu arabayı ve başını direksiyona koydu, dakikalarca düşündü... Düşünmedi aslında, sadece sustu, kalbini susturdu, korkularını susturdu, sadece onun sesi kalana dek ayıkladı zihninde tüm düşünceleri...

"Seni seviyorum" dedi zihnindeki kız defalarca, hiç unutmayacağı şekilde kazıdı tüm o anları zihnine, yorulana dek...

Ve izin verdi ona, bu itirafın altında ezilmesin diye, ciğerlerindeki nefesi tüketmesin diye, bir rüyaysa bu, kabusa dönmesin diye...

Bu gece gelecekti, biliyordu, ama Özden'e söylemedi...

"Üzgünüm, silahlarını kuşanmana izin veremezdim, tekrar seni görmeden önce, sakinleş istedim..."

Şimdi, bir zümrüte dönüşmüş o kızı uzaktan izlemenin zevkini yaşıyordu, etrafa bakan gözlerini, kimi zaman birbirine dolaşan kimi zaman birileriyle tokalaşan ellerini izledi, zihninde sesini canlandırdı görüntülere eşlik etsin diye, ama sonunda dayanamadı... Ona doğru yaklaştı...

Uzaktan emin adımlarla kendine yol açarak gelen siyah takım elbiseli adamı tanıdığı anda donup kaldı Özden, onun baktığı yeri izleyen Ülker Hanım da neşeli bir sesle eşine döndü,

"Bak Fehmi, kim geliyor..." dedi.

Fehmi Albay son derece memnundu durumdan, eşini onaylıyor bir yandan da kalabalığın içinden ilerleyen genç adama bakıyordu. Özden'in yanındaki Sevda ise hemen kalkmış, bir sandalye daha atlamaya hazırlanmıştı. Ama Özden bunların hiçbirini görmüyordu...

Sanki başının üzerinde bir tabelada herşey okunacakmış gibi korkuyordu genç kız, "Liseli aşıklar gibiyim, şuna bak, lisede aşık olmamanın cezası!!"

 

Masaya yaklaştığında gülümsedi ve kibarca herkesle selamlaştı, Özden'e ilerledi 

"Merhaba" dedi eğilerek,

Özden sesini aradı ama bulamadı, "Ne saçmalık!" diyordu içinden

 

"Gelemeyeceksin sanıyordum..."

"Sanıyor muydun? Umuyor muydun?"

Gözlerinde alışkın olduğu haylaz pırıltılar vardı, onu rahatlatmaya çalışıyor gibiydi...

 

Oturacak bir yer ararken masada başka boş yer yokmuş gibi davranan Sevda'ya göz kırptı ve  Ülker Hanım'la kısa bir bakışmadan sonra Özden'in yanına oturdu...

 "Çok güzel olmuşsun" dedi hafifçe eğilerek,

"Gerçekten mi?"

"Gerçekten..."

Halayın kimi zaman yavaşlayan kimi zaman hızlanan ve sürekli değişen ama asla durmayan ritmine ayak uyduran insanları izlediler bir müddet, bu insanları, bu insanların kaderleriyle kesişen kendi yazgılarını düşündüler usulca... Bu düğünün bir tül gibi örttüğü gerginliği hissettiler...

Silah sesleri yoktu saygıdan, ama ellerinde silah tutan adamlar vardı her yerde, etrafa bakan gözlerindeki sertliği anlatmak çok zor. Bir silahın gölgesinde yaşamak ne acı, ne acımasız...

"Seni özledim" diyor bir ses, fısıldayarak...

"Ben de" diyor, kısa ama içten bir yanıtla.

 

Gelin, taşımakta zorlanacağı kadar altına boğulmuş adeta, Ülker Hanım anlatıcı görevini sevmiş olacak,

"Malhırap" diyor geline takılan dev altın madalyonu göstererek, "evyıkan" anlamına geliyor, doğru, bu düğünde harcanan para kaç ev yapar, kaç ev yıkar, kim bilir...

 

Yoksulluk, yoksunluk, zenginlik bir arada...

İlerleyen saatlerde afacan iki çocuk gibi birbirlerine bakarak sessiz bir planı uygulamaya koyuyorlar,

Fehmi Albay'a ilerleyen Refik, Özden'in kendini yorgun hissettiğini öne sürerek müsaade istiyor; ama endişeli bakışlara maruz kalıyorlar bu kez,

"Miden iyi mi? Kendini iyi hissediyor musun?"

"İyiyim.. İnanın bana..."

"Lütfen, zahmet etmeyin, Refik bırakır beni..."

Tahmin ettiklerinden uzun sürüyor, mutluluklar dilemek ve vedalaşmak...

Gelin, sıkıca sarılıyor mahçupluğuna rağmen ve iki kınalı elinin arasına alıyor Özden'in ellerini... Sessiz bir bakışla dillendiremediği umutları bağışlıyor o an geline Özden, ve boğazında düğümlenen duyguları itip gülümsüyor, hediyesini verip aileyi tebrik ettikten sonra ayrılıyor yanlarından...

Arabaya kadar sessizce ilerliyorlar, bindikten sonra ise gözgöze gelip gülmeye başlıyorlar;

"En son ne zaman okuldan kaçtığımı hatırlamıyorum, nasıl keyifli olduğunu unutmuşum"

"Okuldan bir kızla hiç kaçmadım ama haklısın, harika..."

 

Yolda ilerlerken arka koltukta bir şey dikkatini çekiyor Özden'in, yalnız ve narin bir kırmızı gül, tek başına...

"Bana mı?"

Özden'in arkaya baktığını gören Refik, dikiz aynasından yolu izlerken onu cevaplıyor, sanki hiç önemli bir şey değilmiş gibi...

"Sana..."

Ellerini uzatıp gülü almak isterken parmaklarındaki acıyla irkiliyor yüzü, kan damlası, avuçlarına süzülüyor yavaşça, ama fark ettirmek istemiyor Özden... Ellerinde tuttuğu gülün sıcaklığı, kalbindeki tüm buzları eritiyor... Yola bakmaya başlıyor, karanlığa...

Ama onun olduğu tarafa dönen Refik endişeyle çatıyor kaşlarını,

"Dikenleri mi?"

"Önemli değil..."

"Olur mu hiç?"

Arabayı durduruyor, torpidoya uzanıyor, bir mendili sarıyor kanayan parmağına; acısını almak istercesine...

Canı yanıyor genç adamın adeta, yüzünü buruşturuyor...

Gariptir, ne kadar çok kan gördüm ben burada... Öyle ki, bu toprağın suyu sandım bir ara... Hiç biri bu kadar yakmadı canımı... Hiç biri bu kadar çaresiz hissettirmedi bana...

Tam konuşacakken Özden'in çantasından gelen telefon sesiyle bozuluyor sessizlik,

Özden, telefona uzanıyor, arayana bakıp;

"Annem" diyor özür dilercesine, ve kulağına götürüyor;

"Efendim canım?" diye neşeli bir sesle telefonu açıyor, ama gülümseyen yüzü donuyor bir anda...

Hıçkırık sesleri duyuluyor telefondan...

 

 

 

Etiketler : 28.bölüm, aşiret, düğün


Hava soğuk... Sabah ayazının keskinliği var adeta, oysa daha erken... Bu ayazın Haluk'un canını yakması için erken... Ankara için erken, Özden için erken... Erken daha... Vakitsiz iniyor ayaz hep Ankara'ya...

 Bu havaalanında kimleri karşılamadı ki, yabancı şirketlerin temsilcilerini, arkadaşlarını, ailesini... Esenboğa'nın rüzgarı, sisi, rötarı, curcunası hep güldürdü onu... Bu kez değil...

İlk kez onu karşılayacak, ilk kez o hiç sevmediği uçaktan inecek... Sessizce... İlk kez onu beklerken yüreğindeki ağırlık başka hiçbir şeye benzemiyor bu defa... Geldiğinden haberdar mı acaba? Biliyor mu? Bu kalabalığın içinde, bu adamın varlığı sezilir mi? Bir şekilde?

Ayakları geri geri gidiyor... Boğazını sıkan kravat değil, idam ilmeği adeta, yutkunurken canı yanıyor...

Uçak yanaştığında, inceden bir yağmurun başladığını seziyor Haluk, merdivenlerin olduğu yere bakamıyor... Bir türlü bakamıyor... Beklediğini görememe acısını içinde taşıyor çünkü...

Gözlerinde bambaşka birşey var tüm tanıdıklarının, gözlerine bakamıyor bazılarının...

Tren garında giderken nasıl da huzursuzdu, neler düşündü kim bilir? Ya orada onu gördüğünde? Yüzünün aldığı o hal? Aklında lanet ettiği son kare?

Böyle kalma istedim... Bana gel istedim... Ne istediğimi bilemedim... Böyle geleceğini bilemedim... Beni affet istedim... Senden af diledim... Bir özür anıtı diktim şehrine, bacalarından dumanlar tüten... Seni istedim...

Oysa, şimdi musalla taşında, kırmızı bir örtünün altında sevdiği kız... Belki ilk kez bu kadar huzurludur, kimbilir... Başını kaldırıp gülümseyerek baktığı bayrak, vefa borcunu yerine getirmiş sarılıyor ona şimdi... Hangi fotoğrafı ki o önünde duran? Gözlerinin ışığını yansıtmaktan uzak? Canını bu denli yakabilir mi insanın bir fotoğraf ve bayrak?

Eğer o varsa bir karede, geri kalan hep manzara, hep dekor... Şimdi de öyle... Geri kalanlar, geride kalanlar hep manzara, hep dekor...

"Canını yakan benim, canına yanan benim..." böyle demişti ona tartışmalarından birinde... O can şimdi rabbinin huzurunda mıdır acaba? Haluk'u görüyor mudur? Nasıl da canının yandığını biliyor mudur? Bu tabutta yatan bedene çektirdiği acıların bir nihayeti var mıdır?

Bir tren garından yağmurla uğurlanan yürek, yine yağmurla toprağa kavuşacak mıdır?


"Ruhun huzur buldu mu sevgilim? Seni son gördüğümden bu yana kaç nefes alıp verebildin? Beni affetme ne olur? Beni affetme... Çünkü ben kendimi hiç affetmedim..."

Bu kalabalığa seni soracaklar, saf saf duran insanlara seni soracaklar...

Onu kim nasıl bilsin? Benden daha fazla, benden daha çok... Onu bir ben bilemedim oysa...


Tabutunun yanında şimdi, elleri saçlarına dokunurcasına tahtanın üzerinde şimdi... Yalnız kaldıkları bu bir kaç dakika, ona ömrünün azabı şimdi... Gözyaşları yağmura karışıyor, ona kavuşuyor şimdi... Bir cehennem azabı varsa şayet, yüreği tam ortasında şimdi...

Eğiliyor yavaşça, bir veda sahnesinden çalıyor sözcüklerini...

"Yağmur damlaları böyle aceleyle nereye gidiyor dersin?" diyor usulca... Ses yok... Nefes yok... Boğuluyor...

Bir el dokunuyor sırtına... "Haluk, haluk..."

Sersemliyor önce, sonra gözlerini açıyor...

Kafasını sallıyor usulca, nerede olduğunu, boğazında düğümlenen hıçkırığı fark ediyor... Karanlığa alışınca gözleri, evinde olduğunu, yanında karısının olduğunu anlıyor... Bir kaç saniyelik bir boşluk, ardından derin bir rahatlama...

Karısı yüzüne hem şaşkın hem de şefkatle bakıyor, "Kabus görüyordun canım" diyor, bu kez Özden'i sayıklamamış, iyi ki... Bunu karısının ona bakışlarından anlayabiliyor çünkü. Önceleri neden onu uyandırdıktan sonra ağladığını bilmiyordu eşinin, bir gün hıçkırıkları arasından itiraf etti, Özden'in ismini sayıkladığını... Beyninden vurulmuşa döndü Haluk, o günden sonra hep daha huzursuz oldu uykuları...

"Özür dilerim, seni de uyandırdım..."
"Ziyanı yok, birşey ister misin?"
"Hayır, uyumana devam et sen..."

Kalkıyor yataktan, hangisinin rüya olduğunu anlamak istercesine, salona geçip bir sigara yakıyor...

Saba makamında bir ezan duyuluyor uzaktan... Sabah ezanı... Soğuğa aldırmıyor, açıyor pencereyi... Üşürse, belki daha çabuk kendine gelebilir... Titremesini durduramıyor bu defa, kendine ne kadar tekrarlasa da geçtiğini, acı öyle taze ki damarlarında, boğazında...

Yine de korkuyor... Yine de korkuyor... Elinde değil...


Etiketler : Kabus, Ölüm, Musalla, Özden, Haluk

Kucağındaki sevimli kız bebeğe bakarken mırıldandı Özden;

"Ülker Abla... Çok küçük...."

Fidan daha 10 gün evvel  doğum yapmıştı, bir uzman çavuşun eşiydi... Baba görevdeyken kızcağızın sancıları aniden tutunca yakındaki hastaneye kaldırılmış, ufaklık biraz erken de olsa sorunsuz bir şekilde dünyaya gelmişti... Telsizle müjde vermişlerdi baba adayına; bir yandan şaşkınlık içinde tebrikleri kabul etmiş, diğer taraftan da eşi için endişelenmişti Ahmet; doğuma bir kaç ay kala doktor yolculuk yapmamasını isteyince eşinin ailesi gelmişti; bu nedenle en azından yanında birilerinin olduğunu bilerek içi rahat ediyor diğer taraftan da eşinin yanında olamadığı için içi pişmanlıkla doluyordu Ahmet'in...

Ülker ve Özden, işte o heyecan dolu günden 10 gün sonra Sevda ile birlikte bebeği ve annesini ziyaret etmek için gelmişlerdi...

Özden'in beceriksizce ellerinde tuttuğu bebek ona gülümseyince içi kıpır kıpır oldu, hala yorgun olan anne ise gülümsüyor, gözlerini bebeğinden alamıyordu...

Küçük kızın siyah tüyler gibi yumuşak saçları, küçük elleri, ayakları... Her ayrıntısı başka sevimliydi... Özden'in kucağına verdiklerinde önce cesaret edememiş ama sonra içindeki dokunma isteğine yenik düşüp kucaklamıştı... Ülker Abla'nın deneyimli elleri ona tarif ediyordu, "Bak, başını şöyle tutacaksın, yavaşça, korkma hadi..."

Tüm bunlardan sonra sessizce ona bakan bebeği kucağına alabilmiş, ona dokunur dokunmaz da ilk baktığı andan beri aklındakileri söylemişti, ne kadar küçük olduğunu...

"Çok uslu maşallah..."

Çocuk bu kadar yabancı yüzü bir arada görmekten hiç rahatsızlık duymamış gibiydi, belki de henüz yabancılık hissiyle tanışmamıştı... İhtiyaçları sağlandığı müddetçe hiç bir rahatsızlık duymuyor, kendisine yeni gelen her nesneye ilgiyle bakıyor gibiydi...

Bir bebeğin insanı büyüleyen binlerce yönü vardır, saflığı, masumiyeti, sevimliliği, küçüklüğü, kokusu, nefesi... Annelerin bebeklerini cennetten bir parça gibi sevmeleri boşuna değil...

Bu ufaklık da o parçalardan biriydi... Aynı saflıkta, aynı güzellikte... Bir bebek herşeyden evvel umut kokar, insana güzel şeylere ortak olma, sahip çıkma hissi uyandırır ister istemez... Bu bebek de umuda en çok ihtiyaç duyulan yerde doğdu aslında...

Belki ailesi buradan gittiğinde o hala çok küçük olacak, doğum yeri hanesinde yazan bu ili hiç hatırlamayacak, belki anne-babasından dinleyecek tıpkı Sevda gibi... Ama şimdi bir umut parçası... Küçük ellerinde saklı bir umudun bekçisi...

Ufaklığa dilenen güzel dilekler ve aminlerle doluyordu odanın içi, onu nazardan ve kem gözlerden sakınmak isteyen dualarla...

"Allah analı babalı büyütsün..."
"Amin..."

"Adını ne koydunuz?"
"Yeni konan isimleri sevmiyorum, sulu sulu, eskiden bir Cansu vardı yetiyordu, şimdi Aslısu, Fatmasu..."
Güldüler bu yoruma hep beraber...

"Biz de sulu bir isim koyduk aslında; Yağmur koyduk adını, doğduğu günü hatırlatsın diye..."
"Çok güzel, çok bereketli..."
"Adıyla yaşasın..."
"Amin..."

Ziyareti kısa tutmak isteseler de günlerdir sıkıldığından şikayet eden Fidan'ın hatrına kaldılar... Bir yandan şerbetleri yudumlarken bir yandan deneyimli annelerin doğum hikayeleri başladı... Özden ise sohbetten uzak, kucağındaki ufaklığa yöneltmişti ilgisini, yüzüne dokunmaya kıyamıyor, küçük ellerini seviyordu... Yanındaki Sevda da onun bu ilgisine katılmış, bebeğin haraketlerini izliyordu...

"Seni sevdi galiba..."
"Bilmem ki Sevda, ailenin en küçüğüydüm ben... Bebeklerden pek anlamam..."
"Özden Abla arabalardan anlamam der gibisin" diye gülümsedi Sevda...

Ülker ise bir aralık bu manzaraya takılmıştı, kucağındaki bebeğe bakan bir kıza... Nerede olsa anne... Nereden baksan anne aslında...

Ufaklık kıpırdanmaya başlayınca annesine uzattı sessizce Özden, ve dönüp sohbete katıldı...

Akşam Ülker Hanım'larda otururlarken telefonu çaldı Özden'in arayan kişiyi görünce yüzü aydınlandı birden...

Refik'in o tok, içten sesi geliyordu...

"Gelip alayım mı seni?"
"Gel gel... Çıkacaktım ben de şimdi..."

Gözlerinden kaçmadı anne-kızın Özden'in tavırları ama hiç seslenmediler...

Tam kalkmak üzereyken, Sevda;

"Özden abla düğüne geleceksin değil mi?"

Bir an şaşkınlıkla baktı Özden, sonra hatırladı, iki aşiretin çocukları evlenecekti yakında, şehrin tüm ileri gelenleri yanı sıra o da davet edilmişti... Gitmesi gerekti aslında... Ama düğünlerle oldum olası yıldızı barışmamıştı Özden'in...


"Geleceksin değil mi Özden Abla? Lütfen..." Sevda'nın yalvaran bakışları ve sesinden onu kurtarması için Ülker Hanım'a baktı Özden. Ama nafileydi elbette, Ülker Hanım da;

"Burada hiç düğün görmedin, gel bence..." deyip kızına arka çıkınca çaresi kalmadı Özden'in, yine de "Bakarız" deyip geçiştirdi...

"Refik Abi de gelecek bak..." dedi Sevda ama, annesinin kalkan kaşıyla sustu... Bir zamanlar ona duyduklarını unutmuş, çöpçatanlığa soyunmuştu sanki... 

"Tamam canım, gelmeye çalışırım, ama ne giyilir ki..."
"Ayarlarız birşeyler" dedi Ülker Hanım'ın kontrolü ele alan sesi, pes ettirmişlerdi Özden'i...

Refik arabada ilerlerken Özden'in neşeli sesini dinliyordu, yorgun bir günün ardından ilaç gibi geliyordu bu kız ona...

"Refik nasıl küçük, nasıl sevimli anlatamam... Görmen lazım..."
"Gördüm Özden'cim? Geçen gün gittim tebrik etmek için..."
"Hadi ya..."
"Bebekleri sever misin?"
"Kim sevmez?"

Bebekleri sevmeyenler var birtanem... Bebeklere  değil kundağında, daha doğmadan kıyanlar var... Bir bebeğin annesine kurşun sıkanlar var... Sen de biliyorsun bunu... Ama şimdi hatırlama ne olur... Parlayan gözlerinde gördüğüm umuda hiç bir gölge düşmesin...

"Sen sevmez misin?" dedi Özden, suskunluğuna anlam veremeyen bir şekilde... Olayları biliyordu elbette ama öyle çoşkuluydu ki...

"Sevmem mi... Çok tatlıydı Yağmur bebek..."
"Erkeklerin bebekleri sevdiğini bilmezdim..."
"Ben senin bildiğin erkeklere benzemem"

Gülüyorlardı yine... Özden'in ellerine Yağmur'dan bulaşan umutla...

Eve geldiklerinde artık sormadı bile Özden, öyle alışmıştı ki bu akşam sohbetlerine... Ama bu kez Refik geldiğinde bir paket vardı ellerinde, arabada arka koltukta duran poşete dikkat etmemişti Özden... 

Refik kapıdan içeri girdiğinde;
"Bak sana ne aldım..." dedi.
Şaşırmıştı Özden, pakette ne olabileceğini tahmin edemiyordu...
"Ne aldın?"
"Çok istediğin bir şey..."
"Böyle ipucu olmaz ki..."
"Düşün bakalım..."
"İnan ki tahmin edemiyorum..."

Sana dünyaları bağışlayabilsem keşke...

Çocuk gibi merak içindeydi, ama bir türlü bulamıyordu...

"Tamam o zaman, ama önce çay koyalım olmaz mı ?"
"Tamam" dedi Özden, mutfağa giderken bile hala pakete bakıyor ama bir anlam veremiyordu...

Refik de arkasından geldi bu sefer ve masaya bıraktı paketi...

"Aç bakalım" dedi Özden'e...

Özden paketi dikkatle açtı ve içinden çıkanlara hayretle baktı... Özenle kağıda sarılmış simitler... Ankara simitleri...

"İnanmıyorum!!"
"Geçen gün nasıl özlediğini söylemiştin ya..."
"Hatırlıyorum da... Sen nasıl hatırladın onu anlayamıyorum..." dolu dolu gözlerle bakıyordu şimdi ona...
"Hatırlarım elbette..."
"Nereden buldun bunları?"
"Bulurum ben... Birazcık bayat olabilirler ama ısıtırız... Ankara'dan gelsin istedim... Özlemiştin..."
"Ben... Bilemiyorum... İnan bana çok sevindim..." ona sarılmıştı yine, ağlıyordu şimdi...

"Çok saçma değil mi... Ağlamam..."
"Saçma değil canım.... İhtiyacın vardır belki de... Hişşş.... Ağla hadi... Tamam..." onu yatıştıran bir sesle konuşuyordu...

Hıçkırıkları arasından zor duyuluyordu sesi... İçinden geçenleri söylemeye gücü yetmiyor gibiydi... "Refik ben..." diyor ama tamamlayamıyordu bir türlü...

Bir yağmur başlıyor usuldan dışarda... Pencereye değen damlaların sesi duyuluyor hafiften... Bir bebeğe ninni diye, Özden'e arkadaş olmak için ağlıyor şehir... Refik'in ruhunu arıtmak istiyor, toprağı yıkamak istiyor yağmur...

Seni kaybetmekse bir itirafın bedeli... O kumara da girerim artık... Öyle taşıyorsun ki içimden... Ben bile dayanamıyorum...

"Seni seviyorum Özden..."

Sustu... Sonsuzluk gibi uzun bir an... Hiç kıpırdamadı... Kapattığı gözlerinden akan yaşlar diniyordu yavaş yavaş...

Hayatın bir geri sarma tuşu olsaydı keşke... Nasıl da muhtaç şimdi Refik o sözleri geri almaya... Daha ağzından çıktığı anda... Uzaklaşmıyor Özden... Ama konuşmuyor da... Duymadı belki de... Duydu mu yoksa?

"Ben de..." diyor titreyen bir ses... Ve sonra cesaret toplamak ister gibi tutunduğu kollara daha sıkı sarılıyor... Korkusunu bir yana bırakmak istiyor... Yutkunuyor...

Kıpırdayamıyor Refik, kıpırdarsa uyanabilir; bir ranzada açabilir gözlerini yine... Bu kez uyanması kabus çünkü, uykusu değil... Bu koku hiç bir rüyada bu kadar keskin değil... Saçlarının kokusu... Sarı başaklar gibi dökülen saçlarının kokusu... Bari bunu saklasa... Bir rüyaysa bu, her anını hatırlayabilmek istiyor uyanınca... Bir daha göremeyebilir... Göremeden ölebilir mesela...

Söylediği kelimeleri duysa da anlam veremiyor ilk anda... Omzuna yasladığı başına eğiliyor hafifçe...

"Canım?"

Kılıçlarını karşı tarafın komutanının ayakucuna bırakırmış kaybedenler eski çağlarda... Ben de teslim oluyorum Refik... Seni sevdiğimi fark etmek için benden gitmene gerek kalmasın artık ne olur, seni kaybetmek ihtimali olmasın... Bir gün gideceksen, sana söylediklerim yüzünden pişman olayım, sustuklarım için değil, kabul... Özür dilerim... Beni böyle anlaşılmaz kıldığım için, beni sevdiğini söylerken bile seni pişman ettiğim için... Özür dilerim... Kendime bile söyleyemediğim için...

"Ben de seni seviyorum..." 

 Rüya değil, gerçek olamaz... Neredeyim ben?

Etiketler : Refik, Özden, Bebek, Yağmur

Devamını getirmesi için bir teşvike ihtiyacı vardı belli ki, herhangi bir sese, onu düşüncelerinden sıyıracak, aklındakileri sözcüklere dökmesini gerektirecek bir sese... Bunu düşünerek sordu Refik;

"Sonra?"

Derin nefes aldı Mahmut, hikayesine devam etti kaldığı yerden... Sesinde hafif sezilen şiveyle, kelimelerinin bir kısmına basarak, bazılarını es geçerek, inişli çıkışlı, bir tırmık gibi insan zihninde gezinen sesiyle...

"Sonra, Zehra'yı yanıma verdiler; bana da yapmam gerekeni bildirdiler... Zehra'yı o sırada bulunduğumuz yerden uzağa götürüp öldürecektim... Sonra da dönüp durumu bildirecektim..."

"O kadardı yani"

"O kadardı... Onlar için... Hakkı Başkan'ın emri uygulanacaktı... Normalmiş gibi... Duyuyordum... Görüyordum... Biliyordum... Ama inanmıyordum... Saçma değil mi... Yani tetiği çeken ben olana dek, kimin kimi öldürdüğünün benim için bir önemi yok... Karşımdaki bir tece askeri değil, bir caş (casus) değil... Değil yani. O zamana dek bizimle savaşmış, bizimle beraber dağlarda kalmış, bizim yanımızda olmuş biri... Bir dava arkadaşı yani... Yani Mahsum Korkmaz'dan beri burada... Örgütte... Bölge sorumlularından birinin sevgilisi... Biliyoruz ama bilmiyor gibiyiz... Çocuk gibiyiz anlayacağın... Kızların bazılarının gittiğini duyuyoruz da tıp oynuyoruz"

Sesindeki çatallaşma neyin işareti? Bu dalgınlık, gözlerindeki kıvılcımın titreyişi neyin belirtisi? Gidenlerden biri de senin gözlerinde miydi?

"Evet?"

"Aldım Zehra'yı yanıma... Kamptakilere ne dendi bilmiyorum... Zihnim de durmuş gibiydi... İzlendiğimizi bilmiyordum... Yeterince uzaklaşınca yanımdaki kıza baktım... Biliyor gibiydi... Vallahi biliyor gibiydi.... Yani bir davaya ihanet varsa, bu davaya ihanet edenlerden biri bu kızsa, bu iş bir kişinin işi de değildir... Diğer adamın akibeti de bellidir... Canı sağ olacak... Hiç mi sorumluluk yok o herifte... Ulan bu kızı buraya getiren kim? Bu kızı bu davaya sürükleyen kim? Bu kızı gebe bırakan kim? Bu kızı Kandil'e götüren kim? Sınırdan geçiren kim? Bu kızı o puştun yatağına...."

Şimdi söylediklerini o kıza bakarken düşünmüş, belli... Öyle bir muhasebe dökülmüş ki karşısına, kendisini kaybetmiş... Belli ki asıl o an başlamış bu kopuş... İsyan...

Küfürlere karışıyor sözleri, ne dediğini bilmiyor belki bir an... Refik de bir müddet dinliyor bu başka bir dile kayan bedduaları... Küfürleri... İsyanları... Ama izin veriyor... Bu yaranın iltihabı daha derinde... Sıkmazsa irin çıkmayacak, irin çıkmadıkça neşter de tutmayacak...

"Zehra hiç bir şey demedi... He demedi, yok demedi. etme bile demedi... Ulan İsmail bile Allah yoluna kurban olmuş, dedem anlatır... Bu kızı kime kurban ediyoruz? Git dedim, uzaklaş dedim..."

Boğuldu sesi, kelimeleri... Suyu uzattı Refik, devam etmek istediğini biliyordu...

"Peki ne oldu sonra?"

"O giderken iki el silah sesi duydum, ardımdan... Biri ayağına diğeri de omzuna geldi Zehra'nın... Ne olduğunu anlamadım... Benim emrini sorgulamamdan şüphelenen kamp sorumlusu ardımdan birini daha yollamış... Haklı çıkmış... Göremedim... Tahmin edemedim... İki saniye verebildim o kıza, iki nefes verebildim iki cana... Aha başka da bir şey veremedim..."

İki saniye ol, iki saniye öl... Tutsağının kafesini aç, güvercinini vursunlar... Anne güvercinin düşsün gözlerinin önünde...

"Sonra yanına gitti puşt... Bir el de kafasına sıktı... Gözünü kırptıysa şerefsizim... Bir nefes tereddüt ettiyse şerefsizim... Yanıma geldi sonra... Belli ki beni sağ bırakması gerekiyordu... Silahımı aldı ben şoktayken... Tek kelime edemedim... Zehra'ya dönüp bakamadım... Sanki biz gittikten sonra ayaklanıp gitmiştir diye düşünmek istedim... Anlıyor musun?"

Anlamıyordu... Anlayamazdı.... Mümkün değil...

"Ne oldu sonra?"

"Beni kamptaki herkesin önünde dövdüler evvela... Ne ihanetim kaldı ne casusluğum... Ne davaya inancım kaldı ne de erkekliğim... Herşeyim... Herşeyim... Yani dava dediğin, son tahlilde bir çaresiz kadını, bir gebeyi, elleriyle öldürüp, o ellerle bir vatan mı kurmak yani... Benim ihanet ettiğim dava o dava mı yani... Ya benim ideallerimin son noktası bu mu yani... Bitti mi yani..."

"Yanılıyorsun, herşeyin o an bitmemişti... Hayatın sen daha evinden ayrılırken bitmişti Mahmut, sen daha o dağa çıkmaya karar verdiğinde bitmişti... Sen eline ilk silahı aldığında bitmişti... Sen Kandil Dağı'nda Mahsum Korkmaz Akademisi'ndeyken bitmişti... Senin önüne koydukları daha iyi bir dünya, bir Kürdistan hayalinin ardına seni takıp gözünü kan bürüyenlerin peşinde sürüklendikleri an bitmişti... Senin gördüklerin senin değil insanlığın son nefesleriydi oğlum..." diyemedi Refik...

"Bu örgütün başı, 'Şiddet, Kürt halkı için bir ebe olacaktır' dediğinde; doğuracağının bir cani olduğunu da söyleseydi keşke... Rüzgar eken fırtına biçer... Seni eken ne biçsin Mahmut?" diye geçirdi içinden...

"Ertesi gün infaz edileceğimi söylediler... Ben düşündüm... Yani o an öleceğimi, öldürüleceğimi... Aileme neler deneceğini düşündüm, bir gece vakti kapımızı çalan poşulu eşkıyaları düşündüm, abimin tece askeriyle girdiği çatışmada şehit düştüğünü söyleyenleri düşündüm... Dedim ki belki anama böyle diyecekler... Belki anama diyecekler ki oğlunu vuran bu devlet... Belki abimi de öldüren onlardı... Beni abimin kaderinden yürütenler de onlardı... Yok dedim... Madem diyecekler ki tece askeri vurdu... Kandil'de böyle dediler... Türk askeri bir anda öldürmez dediler... Çatışmada ölü ele geçirmezse korkun dediler... Dedim ki korkacak neyim kaldı...

Gece başımda nöbet tutanı gözledim, uyuduğumu sandığı andan ihtiyaç giderecekti... Kimseyi bulamadı belli ki... Bana baktı bir müddet... Çok iyi tanıdığım bir çocuk da değildi... Fakülteli derdik, üniversite terkti... Bakışları donuk, yüzü eğikti hep... Belki de biliyordu kaçacağımı... Hikayeyi biliyordu... İnan şimdi düşününce bilmiyorum... Bırakmazdı yani... Kaçamazdım belki de... Kaçmam için bir fırsat verdi belki de..."

Belki verdi belki vermedi Mahmut, belki senin ardından fakültelin de gitti... Tereyağından kıl çekmedin Mahmut, insan etinden can çektin... Hala insanlara güvenmen için çırpınan bir kalbi taşıyorsun, o kalbin cehenneminde kendin yaşıyorsun.... Kaybolan insanlığının kırıntıları, böbreklerinde bir hastalık miras kaldı sana dağlardan... Abinin ölüsü, Zehra'nın ölüsü, öldürdüklerin, yanıbaşında ölenler miras kaldı sana...

Odadaki sessizlik sadece Mahmut'un sesiyle bölünüyordu... Doktorlar, hemşireler de Refik'in talimatıyla odaya girmemiş, konuşmayı bölmemişlerdi ama ilaç saati yaklaşıyordu... Yine de bu konuşma bir sonuca varmadan ayrılmak istemiyordu bu kez...

Mahmut devam etti, tekrar o anları yaşayarak...

"Sonra süründüm... Dizlerim tutmayınca emekledim... Sabaha karşıdır herhalde... Yol kenarında kendimden geçtim..."

Sonrası malum... Sonrası belli... Volkan'ın timinin Mahmut'u bulması... Sessizliği... Mahmut'un baygın halde günlerce yatması...

"Şimdi?"

Konuştular... Mahmut'un ne yapmak istediğini, neler olacağını, süreci anlattı Refik... Sakin kalmak istedi... Karşısındakinin belki de hala umut edilebilir bir yanı olduğuna inanmak istedi... Bir doktor gibi düşünmek istedi...

Ailesine nasıl haber verileceği, nasıl yargılanacağı, neler olacağı... Yavaş yavaş anlattı ona... Bazı şeyleri zamanı gelince görecekti... Kendi yargılaması nasıl sonuçlanır bunu kimse bilmeyecek... Bu adam bir hayat mı kurar, bir hayat mı çalar... Bir kıza aşık olabilir mi? Zehra'nın gözlerini, ölüsünü düşünmeden uyuyabilir mi? İnsanoğlunun unutabildiğini, yola devam edebildiğini kanıtlayabilir mi bilinmez... O mahşeri gecelerde kimse bir adama yardım edemez... Refik bile...

Doğrudur, bundan bir yıl evvel, bir dağın iki yanında belki de, bir vadinin iki ucunda belki de, bir mahkum düzlükle hakim tepede belki de, bu iki adam birbirlerinin namlularının ucunda hedeftiler...

Mahmut bir ilk değil, Mahmut'un hikayesindeki isimleri değiştiririz, zamanları değiştiririz, mekanları değiştiririz, bir daha yazarız, bir daha kanla yazarız, bir daha oynarız... Artık sonrası kalmayana dek... Terör, terörist, mağdur, kurban, asker, kaderleri bir arapsaçı olup birbirine dolanana dek...

Sonrası... Sonrası Refik... Suskun bir yanardağ... Karşısındaki Mahmut, her gün sahnelenen tiyatroda bir yeni yüz daha... Ne zamana dek....

Bir tanrısı olsaydı o dağların, şimdiye kurbana doyması gerek....

Etiketler : Mahmut, hikaye, aile, dağlar, 24.Bölüm