Telefondaki sese laf yetiştirmekten yorgun düştüğünü hissediyordu.
"Tamam, söz verdim Sevda'cım, geleceğim elbette..."
Bazen telefonu kulağından uzaklaştırmak istiyordu, ardarda ve nefes almaksızın sürdürdüğü konuşmasındaki bazı kelimeleri yakalayamıyordu Özden; Sevda hep böyleydi işte, hep aceleci, hep sabırsız... Ama asla sıkıcı değil...
Doğru, düğün bugün... Sevda'nın dilinden kurtulmak için söz vermişti... Aslında katılmasının tek sebebi bu değil, devleti orada temsil eden hemen herkes düğünde olacak bu gece... Fehmi Albay, Vali, Emniyet Müdürü... Hatta milletvekilleri...
Telefonda bir başka aramanın geldiği sinyalini duyar duymaz konuşmayı kısa kesti ve ekrana bakarken nefesini tuttu, Refik...
Derinden gelen sesinde kaygı yoktu ama gelemeyeceğini haber verirken sıkıntılı gibiydi...
"Gelemeyeceksin yani?"
"Bilmiyorum... Gelmeye çalışacaktım ama..."
Israr etmedi Özden, pişmanlık duydu sonra, Refik'in gelmesini isteyip istemediğini bile bilemiyordu aslında, o günden bu yana hiç görüşmemişlerdi... Görüşememişlerdi de denebilir...
Hafızasındaki "Play" tuşuna basılmış gibi, o güne gidiyor, mutfağa... Ona sarılıp sevdiğini söylediği ana... Kulaklarında atan o güçlü kalbin nasıl hızlandığını, nefesinin kesildiğini hatırlıyor ve yüzünü kaldırıp ona baktığını, sessiz itirafını nasıl kabul ettiğini... Hiç birşey demeden gittiğini...
Beni benden iyi tanıyor, yalnız kalmak istediğimi biliyor, elimin ayağıma dolaşacağını, belki pişman olacağımı biliyor, o yüzden gidiyor...
Hiç kızmadı, belki korktu... Hatta o gittikten sonra oturdu uzun bir süre, boşlukta ve sakince... Derin nefesler aldı dışarıyı seyrederken, hiç uyumadı hatta... Elleri telefona gitti kaç defa, tekrar duymak istedi belki de, ama yapmadı...
Şimdi, o günden sonra ilk kez karşılaşacaklardı... Eğer gelebilseydi...
Telefonu kapattıktan sonra derin bir nefes aldı Özden, ne hissedeceğini bilemediğinden... Yola çıktı, sabırsız bekleyenlerine daha fazla işkence etmeye hakkı olmadığını düşündü, kıyafetlerini orada değiştirecekti...
Şimdi boy aynasının karşısında, pişmanlıkla seyircilerine bakıyordu...
"Bunu giyebileceğime emin misin ?"
"Elbette... Çok yakıştı... Hem sen demiyor muydun yöresel birşeyler giyeyim diye?"
"Yani, çok... çok..."
"Çok ne?"
"Çok renkli Ülker Abla..."
İçinden bir ses bu kıyafeti çıkartıp atmayı ve takım elbisesini giymesini söylüyordu aslında, hatta Ankara'da yaptığı gibi kot pantolonunu çekip bir düğüne gitmeyi ne çok sevdiğini hatırlıyordu...
Dakikalardır gergin gözlerle aynada kendisini izleyen kızın tek kaşını kaldırarak yaptığı bu yorum üzerine dayanamadı Ülker, kahkahalarını bastırmaya çalışmadı... Yine de yanlış anlaşılmayı önlemek istercesine elini sallıyordu...
"Özden, Allah aşkına, iyi ki gelin sen değilsin!!"
Birazcık abartarak da olsa başını yana eğerek cevap verdi Özden,
"Yani abartılı değil mi?"
Aynada, işlemeli yeşil bir giysinin içinden ona bakan bir kız vardı, önü açık, kolları giderek genişleyen, sırmalarla süslü bu kıyafette bir kız vardı, vardı ama, o kız Özden değildi... Başka biri sanki...
"Özden abla, burada hiç düğün gördün mü?"
"Hayır canım"
"O zaman abartı kelimesinin hafif kaldığını anlayacaksın"
Haklısın canım, burada tüm ezberlerimi bozdum ben... Kızılderililer bir başkasının ayakkabısını hiymekten bahsederler, onu anlayabilmek için... Onların gözünden bakabilmek için bir yöntemdir belki de bu... Kim bilir?
Gittiği bir düğün değil aslında, bir gövde gösterisi... Hassas dengeler üzerinde yürüyenlerin bir gösterisi... Bir gelin ve damadın hayatlarını birleştirmesinin ötesinde anlamlar taşyor bu gece...
Tekrar gözden geçirecek lugatını, defalarca...
Ankara'daki düğünlerle kıyaslamak büyük hata, bu muazzam kalabalığı herhangi bir salona sığdırmak imkansız... Davul sesleri ve ucu görünmeyen bir halay...
"Sabahtan beri sürüyor" diye açıkladı kolundaki Ülker Abla, yalnız hissetmesin diye koluna girmişti, bir yandan onlara ayrılan yere doğru yürüyorlar bir yandan da konuşuyorlardı...
Masaları ayrılmış, ayakta duran ve yanyana bekleyen, izleyen, katılan kalabalıktan ayrılmışlar bu şekilde...
Bir hikayeye gülümsemişti mesleğe ilk girdiğinde, onu hatırlıyor şimdi...
"Baba, protokol ne demek?"
"Protokol, hep en önde yerleri ayrılan ve asla gelmeyen bir kalabalıktır evladım..."
Ama şimdi buradalar, kendilerine ayrılan yerdeler... Gelin ve damadın oturduğu bir taht benzeri yüksekliğin hemen yanındalar...
Etrafına bakınca rahatlıyor Özden, kadınların kıyafetleri renk cümbüşü adeta, kendisine benzeyenler var, çok daha süslü olanlar var... Eğilip soruyor yine Ülker Hanım'a;
"Neden benimkine benzeyen bazı kıyafetlerin önü düğmeli"
"Onu evliler giyiyor canım"
"Hımmm"
Bir başka dünya, bir başka alem...
Fısıltılar ve onu gösteren parmaklar da var elbette... Dostça bakışlar, keşfetmeye çalışanlar, şaşkınlık içinde izleyenler, gençler, yaşlılar... Kimi zaman buluşuyor ve gülümsüyor bakışlarıyla, güç alıyor ve veriyor o anlarda...
Yine terliyor elleri, eteklerini tutuyor sıkıca...
Kimi zaman onlara hoş geldin demeye gelen bir büyük, kimi zaman bir başka devlet görevlisi, tokalaşmalar ve davul - zurna sesleri arasında birbirlerine seslerini duyurmaya çalışan insanlara dönüşüyorlar o anda, her gelenin gözleri üzerinde dolaşıyor ve bir iltifat konduruyor genç kıza, kimi zaman kızarıyor elinde olmadan, kimi zaman olgun bir tavırla sohbet ediyor... Yine de bu kalabalık onu rahatsız etmiyor aslında... Ama tanımlayamadığı bir eksiklik, içinde bir yerlerde, her düğünde olduğu gibi...
Düğün, bir gövde gösterisi şimdi burada, devletin bir aşiretin yanında olduğunu göstermek için toplanmış bu gördüğü insanlar...
Düğünün amacı, iki kavgalı aşiret arasında bir sukunetin sağlanması, ve elbirliğiyle sürdürülen çabaların ürünü bu düğün... Gelin ve damadın boylarını aşan bir misyonları var aslında.
Oysa bu ülkenin diğer ucunda iki insan yalnızca kendisi için evlenebilir, burada yaşanan sahnelerin hiçbirine tanık olmaksızın...
Ne garip, belki birkaç ay evvel "aşiret" kelimesine sözlüğünde nasıl bir karşılık vardı, şimdi burada, tüm bu anlamlardan fersah fersah uzakta...
"Aşiret"... Kökler... Güç...
Burada en çok yokluğunda kendini hissettiren güven duygusu...
Onları anlamaya çalışmak ne yorucu.
Tüm bunlar aklından geçerken bir noktaya odaklanıyor uzaktan. Kalabalığın içinde kendinden emin adımlarla yürüyen bir yabancıya...
O geceden sonra hiç uyku uyuyamadı Refik, Özden'e dönmeyecek kadar uzaklaştırınca kendini durdurdu arabayı ve başını direksiyona koydu, dakikalarca düşündü... Düşünmedi aslında, sadece sustu, kalbini susturdu, korkularını susturdu, sadece onun sesi kalana dek ayıkladı zihninde tüm düşünceleri...
"Seni seviyorum" dedi zihnindeki kız defalarca, hiç unutmayacağı şekilde kazıdı tüm o anları zihnine, yorulana dek...
Ve izin verdi ona, bu itirafın altında ezilmesin diye, ciğerlerindeki nefesi tüketmesin diye, bir rüyaysa bu, kabusa dönmesin diye...
Bu gece gelecekti, biliyordu, ama Özden'e söylemedi...
"Üzgünüm, silahlarını kuşanmana izin veremezdim, tekrar seni görmeden önce, sakinleş istedim..."
Şimdi, bir zümrüte dönüşmüş o kızı uzaktan izlemenin zevkini yaşıyordu, etrafa bakan gözlerini, kimi zaman birbirine dolaşan kimi zaman birileriyle tokalaşan ellerini izledi, zihninde sesini canlandırdı görüntülere eşlik etsin diye, ama sonunda dayanamadı... Ona doğru yaklaştı...
Uzaktan emin adımlarla kendine yol açarak gelen siyah takım elbiseli adamı tanıdığı anda donup kaldı Özden, onun baktığı yeri izleyen Ülker Hanım da neşeli bir sesle eşine döndü,
"Bak Fehmi, kim geliyor..." dedi.
Fehmi Albay son derece memnundu durumdan, eşini onaylıyor bir yandan da kalabalığın içinden ilerleyen genç adama bakıyordu. Özden'in yanındaki Sevda ise hemen kalkmış, bir sandalye daha atlamaya hazırlanmıştı. Ama Özden bunların hiçbirini görmüyordu...
Sanki başının üzerinde bir tabelada herşey okunacakmış gibi korkuyordu genç kız, "Liseli aşıklar gibiyim, şuna bak, lisede aşık olmamanın cezası!!"
Masaya yaklaştığında gülümsedi ve kibarca herkesle selamlaştı, Özden'e ilerledi
"Merhaba" dedi eğilerek,
Özden sesini aradı ama bulamadı, "Ne saçmalık!" diyordu içinden
"Gelemeyeceksin sanıyordum..."
"Sanıyor muydun? Umuyor muydun?"
Gözlerinde alışkın olduğu haylaz pırıltılar vardı, onu rahatlatmaya çalışıyor gibiydi...
Oturacak bir yer ararken masada başka boş yer yokmuş gibi davranan Sevda'ya göz kırptı ve Ülker Hanım'la kısa bir bakışmadan sonra Özden'in yanına oturdu...
"Çok güzel olmuşsun" dedi hafifçe eğilerek,
"Gerçekten mi?"
"Gerçekten..."
Halayın kimi zaman yavaşlayan kimi zaman hızlanan ve sürekli değişen ama asla durmayan ritmine ayak uyduran insanları izlediler bir müddet, bu insanları, bu insanların kaderleriyle kesişen kendi yazgılarını düşündüler usulca... Bu düğünün bir tül gibi örttüğü gerginliği hissettiler...
Silah sesleri yoktu saygıdan, ama ellerinde silah tutan adamlar vardı her yerde, etrafa bakan gözlerindeki sertliği anlatmak çok zor. Bir silahın gölgesinde yaşamak ne acı, ne acımasız...
"Seni özledim" diyor bir ses, fısıldayarak...
"Ben de" diyor, kısa ama içten bir yanıtla.
Gelin, taşımakta zorlanacağı kadar altına boğulmuş adeta, Ülker Hanım anlatıcı görevini sevmiş olacak,
"Malhırap" diyor geline takılan dev altın madalyonu göstererek, "evyıkan" anlamına geliyor, doğru, bu düğünde harcanan para kaç ev yapar, kaç ev yıkar, kim bilir...
Yoksulluk, yoksunluk, zenginlik bir arada...
İlerleyen saatlerde afacan iki çocuk gibi birbirlerine bakarak sessiz bir planı uygulamaya koyuyorlar,
Fehmi Albay'a ilerleyen Refik, Özden'in kendini yorgun hissettiğini öne sürerek müsaade istiyor; ama endişeli bakışlara maruz kalıyorlar bu kez,
"Miden iyi mi? Kendini iyi hissediyor musun?"
"İyiyim.. İnanın bana..."
"Lütfen, zahmet etmeyin, Refik bırakır beni..."
Tahmin ettiklerinden uzun sürüyor, mutluluklar dilemek ve vedalaşmak...
Gelin, sıkıca sarılıyor mahçupluğuna rağmen ve iki kınalı elinin arasına alıyor Özden'in ellerini... Sessiz bir bakışla dillendiremediği umutları bağışlıyor o an geline Özden, ve boğazında düğümlenen duyguları itip gülümsüyor, hediyesini verip aileyi tebrik ettikten sonra ayrılıyor yanlarından...
Arabaya kadar sessizce ilerliyorlar, bindikten sonra ise gözgöze gelip gülmeye başlıyorlar;
"En son ne zaman okuldan kaçtığımı hatırlamıyorum, nasıl keyifli olduğunu unutmuşum"
"Okuldan bir kızla hiç kaçmadım ama haklısın, harika..."
Yolda ilerlerken arka koltukta bir şey dikkatini çekiyor Özden'in, yalnız ve narin bir kırmızı gül, tek başına...
"Bana mı?"
Özden'in arkaya baktığını gören Refik, dikiz aynasından yolu izlerken onu cevaplıyor, sanki hiç önemli bir şey değilmiş gibi...
"Sana..."
Ellerini uzatıp gülü almak isterken parmaklarındaki acıyla irkiliyor yüzü, kan damlası, avuçlarına süzülüyor yavaşça, ama fark ettirmek istemiyor Özden... Ellerinde tuttuğu gülün sıcaklığı, kalbindeki tüm buzları eritiyor... Yola bakmaya başlıyor, karanlığa...
Ama onun olduğu tarafa dönen Refik endişeyle çatıyor kaşlarını,
"Dikenleri mi?"
"Önemli değil..."
"Olur mu hiç?"
Arabayı durduruyor, torpidoya uzanıyor, bir mendili sarıyor kanayan parmağına; acısını almak istercesine...
Canı yanıyor genç adamın adeta, yüzünü buruşturuyor...
Gariptir, ne kadar çok kan gördüm ben burada... Öyle ki, bu toprağın suyu sandım bir ara... Hiç biri bu kadar yakmadı canımı... Hiç biri bu kadar çaresiz hissettirmedi bana...
Tam konuşacakken Özden'in çantasından gelen telefon sesiyle bozuluyor sessizlik,
Özden, telefona uzanıyor, arayana bakıp;
"Annem" diyor özür dilercesine, ve kulağına götürüyor;
"Efendim canım?" diye neşeli bir sesle telefonu açıyor, ama gülümseyen yüzü donuyor bir anda...
Hıçkırık sesleri duyuluyor telefondan...