Can Alan, Canı Yakan (30. Bölüm)
22/12/2009
"Soğuktu, dün gibi hatırlıyorum... Yılın ilk karı düşüyordu yerlere... Pencereden bakıp, gri bir gökyüzünü izlediğimi hatırlıyorum. Ankara, öyle griydi ki o zamanlar.... Kar bile beyaz değildi...
Annem, ilkokul öğretmeniydi, beraber okuldan dönüşlerimizi hatırlıyorum mesela; onun sınıfında olamazdım asla, istemezdi, bana okulda bir öğrenciden farklı davranmadı hiç... Çok haşarıydım küçükken, ele avuca sığmazdım. Ağaç tepelerinden indiremezlerdi beni…
Bir çocukken fark etmediğim bir sürü ayrıntı var mesela, sonraları anladığım; telefonlara cevap verdirmezdi annem, kapıyı kim o demeden açtığımda nasıl azar işittiğimi hatırlıyorum... Her çocuğa tembih edilir bunlar, ama annem daha farklıydı, sonra anladım....
Annemin korktuğunu bilmiyordum Refik, içten içe, beni sakındığını hiç anlayamamıştım o zamanlar.
Biliyor musun, babamı kaybetmeden önce, bir bilimkadını olacağımı düşlerdim, ilkokulda Jules Verne okurdum ben, gecelerce ansiklopedileri karıştırırdım mesela... Kendimi bir laboratuvarda düşlerdim, beyaz bir önlükle, mikroskobun başında... Genetik mühendisi mesela, ya da kimya... Anneme anlatırdım hayallerimi... Gülümseyerek dinlerdi beni. "
Refik sessizce çayları tazeledi ve eski yerine oturdu.
"Bir kış günüydü, babamın eve dönüşünü bekliyordum. Ortaokuldaydım... Babam bir duruşmadan dönecekti sanırım. O sıralar ardarda telefonlar yağıyordu evimize, annemin telefon sesiyle irkildiğini hatırlıyorum... Bazen tehdit, bazen küfür, bazen sadece sessizlik...”
“Babam, son davasında, insan kaçakçılığı yapan bir çeteye karşı bir ailenin avukatı olmuş; oğullarını uyuşturucu ticaretinde kullanıyorlarmış… Çetenin bağlantıları devletin içine dek uzanıyormuş… Babamın ilk duruşması değildi böyle olaylı. Ama son dönemlerde telefonlar artmıştı… Hatırlıyorum…”
“Aile, parasız, fakir… Babam beş kuruş almamış onlardan, canla başla çalışmış… Tehditlerle susturamayacaklarını anladıklarında da…”
“Onlar mı?”
“Evet, 4 el ateş edilmiş babama. İlki ensesinden, arkasından. O kurşunla ölmüş otopsi raporuna göre, ama emin olmak için 3 el daha ateş etmişler, göğsünden.”
Katilini görememe korkusu bu yüzdendi. Arkadan sinsice gelecek ölüme olan nefreti de…
“Bulundular mı?”
“Bulamadılar Refik, ne silahı, ne tutan elleri… Ne de ardındakileri… Kapandı dosyası… Adı, mahkeme tutanaklarına bir isim olarak düştü, sessizce…”
Kurşun yaraları kalbindeydi şimdi, sızlıyordu, yaraları, çok eski, çok gizli yaraları, teker teker kanıyordu…
“Ölüm haber sessiz bir çığlık gibi düştü evimize, cenazesini hayal-meyal hatırlıyorum. Hiç ağlamadım ama, onun düşmanlarını sevindirmemek için çocukça bir inada mı sarılmıştım bilmiyorum. İlk davası değildi, su testisi dediler, cesaret dediler… İnan bana neler fısıldandı o musalla taşında… Ben de fısıldadım, korkma dedim, sapasağlamım dedim, öyle duracağım dedim, senin kızın olacağım dedim…
Sonraları, çok gittim mezarına, saatlerce konuştum… Hukuk fakültesini kazandığımda, diplomamı aldığımda… Buraya gelmeden evvel… İzinde…”
Gittim babama, ne zaman canım yansa babama gittim, saatlerce konuştum… Haluk’tan ayrıldığımda, ilk ona anlattım, yapamadım baba dedim, sana ihanet edemedim dedim… cevap vermedi... Mezar taşlarına doğan güneşi bekledim umutsuzca… Ne bir ses, ne bir nefes… Cesaret almak için hayaline sarındım umutsuzca…
“Bir baba, bir çocuğun hayatla arasındaki o sarsılmaz duvardır… Hani hiçbir kötülüğü içeri sızdırmayan… Benim babamda öyleydi. Ne vakit o gitti, ben hayatla savunmasızca yüzyüze kaldım…”
“O zaman mı karar verdin savcı olmaya?”
Başını iki yana salladı.
“Önce, avukat olmak istedim, ama sonra, babamla bir konuşmamızı hatırladım. Hakim kelimesinin kökü haktan gelmez Özden’im demişti; Hakim, muhkim’den gelir, mazlumu koruyan demektir hakim… O zaman anladım ki, mazlumu zulümden korumak için hakim olmak gerek. Ama kısmet, savcı olduk…”
Kısmet miydi, kader miydi bilmiyordu. Onu savcı yapan, sonra bu Anadolu’nun ücra köşesine savuran şeyin ne kadarı talihtir bilinmez… Refik şükür mü etsin, lanet mi etsin, bilemedi… Sustu…
Derin bir nefes aldı Özden, “İşte şimdi anlamışsındır, annemin o telaşını”
Usulca onayladı genç adam.
“Biliyor musun, sonraları çok sordum anneme, hiç mi dur demedin dedim, içten içe babasız kalmamın sebeplerini arıyordum isyanla… Bana dedi ki, her gün çocuklarıma öğretmeye çalıştığım değerleri koruyan bir adama mı, kocama mı dur diyecektim kızım. İkiyüzlülük değil midir bu… Belki aynı sebepten, bana hiç karşı çıkmadı, ne göreve başladığımda, ne de buraya geldiğimde… En cesurca karşılayan hep o oldu… Evden taşınmadı, hatıralarına yüz çevirmedi, acıyı kabullendi, sessizce, benim gibi…Korktuysa da belli etmedi… Hiç…”
Anlıyordu Refik, Özden’in nerede haksızlık görse kararan gözlerini anlıyordu. O gözlerin gördüklerini görüyordu şimdi. Sevdiği gözlerini gözyaşlarıyla dolduran acılarını kalbinin en derininde hissediyordu.
İsterdi ki, çekip çıkarsın o kareden Özden’i, babasının mezarındaki donmuş toprakları sarmalayan ellerini ısıtsın yüreğinde. İsterdi ki, sessiz gözyaşlarını akıtsın yüreğine, acısını alsın, hasretini alsın… Yarasını sarsın. Korkularını dinlesin… 15 yaşında bir kız, yapayalnız, tek başına, çaresiz… Tablosu içler acısı…
Şimdi yanında duran, o dağlara karşı duran cesareti omuzlarında taşıyan, aynı kızdı, sevdiği…
Yanına yaklaştı, bahar kokan saçlarına gömdü yüzünü, saçlarını okşadı usulca… Geç kalan bir teselliyi parmaklarında sundu ona…
“Hadi, anneni ara, içi rahat etsin” diye fısıldadı kulaklarına…
Özden’in telefona uzandı eli, annesini aradı. Karşısındaki ses daha sakindi, gülümsedi Özden,
“Annem, nasılsın?”
“İyiyim kızım, dediğin gibi Sema’ya gittim, oturuyoruz şimdi.”
“Herşey yolunda?”
“Geçti, inan bana… Sen nasılsın? Neler yapıyorsun?”
“İyiyim, yanımda Refik var…”
Refik saate baktı, sonra da Özden’e, annesinin bu saatte orada olmasını garip karşılamasından korktu.
“Selam söyle olur mu?”
“Başüstüne canım…”
“Hadi, dinlen artık, iyiyim ben…”
“Tamam canım… Öpüyorum.”
Telefonu kapattığında daha da sakindi Özden, Refik’e döndü, muzipçe;
“Kızardın mı sen?” diye takıldı.
“Ben mi?” Abartılı bir hareketle kendisini gösterdi parmakları.
“Bilmem? Baksana, kıpkırmızı oldun”
“Neden?”
“Anneme burada olduğunu söyleyince, önce saate baktın sonra da kızardın işte.”
“Kızarmadım!”
“Kızardın!” dedi elindeki yastığı tehdit gibi savurarak.
Ona sarıldı, öpücüklere boğarken yüzünü,
“Tamam! Kazandın!” diye fısıldadı. “Ama ben de kazandım.”
“Neyi?”
“Seni…”
Çocukça kavga etmeyi sevebileceğini söyleselerdi, inanmazdı Refik; gerçi ona yıllar evvel bu sahneyi anlatsalar, bu kıza aşık olacağını, onu dünyadaki hiçbirşeye değişmeyeceğini, bir gün ona dokunabilmek için ömrünü sunabileceğini söyleseler, bu sözlerin hiç birine inanmazdı ya…